Bir Filmden Çok Bir Soru
Bazı filmler izlenir.
Bazıları hissedilir.
Bazılarıysa insanın içine yerleşir ve haftalarca çıkmaz.
The Drama benim için üçüncü kategoriye girdi.
Filmin konusu aslında oldukça basit görünüyor. Evlilik hazırlığı yapan Emma ve Charlie, hayatlarının en mutlu döneminde olmaları gerekirken geçmişten gelen bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Emma’nın yaptığı bir itiraf, yıllardır kurulan ilişkinin temellerini sarsıyor ve ikisini de birbirlerine, geçmişlerine ve kendilerine bakmak zorunda bırakıyor.
Ama dürüst olmak gerekirse film hiçbir zaman bu itirafın kendisiyle ilgilenmiyor.
Film, gerçeğin ne olduğundan çok, gerçeği öğrendikten sonra ne yaptığımızla ilgileniyor.
İşte tam bu noktada hikâye bir romantik dramadan çıkıp psikolojik bir aynaya dönüşüyor.
Ve o aynada gördüğünüz şeyden hoşlanacağınızın garantisi yok.
Zendaya ve Robert Pattinson: Kusursuz İnsanlar Oynamıyorlar
Zendaya’nın canlandırdığı Emma karakteri son yıllarda izlediğim en gerçek karakterlerden biri.
Çünkü Emma iyi biri değil. Kötü biri de değil. Sadece insan.
Hata yapıyor.
Saklıyor.
Kaçıyor.
Korkuyor.
Bazen dürüst davranıyor, bazen davranmıyor. Kendini korumaya çalışırken karşısındaki insanı yaralıyor.
Aslında hepimizin hayatının bir döneminde yaptığı şeyleri yapıyor.
Zendaya’nın başarısı da burada ortaya çıkıyor. Karakteri savunmaya çalışmıyor. Seyircinin onu sevmesi için özel bir çaba göstermiyor. Emma’nın kusurlarını olduğu gibi önümüze bırakıyor.
Robert Pattinson’ın Charlie’si ise filmin en acı tarafı.
Çünkü Charlie’nin yaşadığı şey aslında hepimizin korktuğu şey.
Karşımızdaki insanın sandığımız kişi olmadığını öğrenmek.
Ya da daha kötüsü…
Onun hep o kişi olduğunu ama bizim bunu hiç fark etmemiş olmamız.
Pattinson karakterin yaşadığı öfkeyi, inkârı, korkuyu ve sevgiyi aynı anda taşıyabiliyor. Bir sahnede Emma’ya sarılmak isterken bir sonraki sahnede ondan kaçmak istemesini izliyorsunuz.
Çünkü bazı gerçekler insanı aynı anda hem yaklaştırır hem uzaklaştırır.
Bir İlişkiyi Bitiren Şey Her Zaman İhanet Değildir
Hollywood yıllarca bize ilişkilerin büyük olaylarla bittiğini anlattı.
Aldatma.
Yalan.
Başka biri.
Büyük kavgalar.
Büyük vedalar.
Gerçek hayatın bundan çok daha yaratıcı olduğunu yıllar içinde öğrendim. Bazen bir ilişkiyi bitiren şey söylenmeyen bir cümledir. Bazen cevapsız bırakılan bir sorudur.
Bazen de karşınızdaki insan hakkında öğrendiğiniz tek bir gerçektir.
The Drama tam olarak bunu anlatıyor.
Charlie’nin yaşadığı kırılma noktası sadece Emma’nın geçmişi değil. Emma’nın geçmişini bilmeden kurduğu bütün geleceğin çökmesi.
Çünkü bazen kaybettiğimiz şey insanın kendisi olmaz. Onun hakkında kurduğumuz hikâye olur.
Ve hikâyeler öldüğünde geriye ne kalacağını kimse bilemez.
Asıl Konu Güven Değil
Film boyunca sık sık güven üzerine düşündüm. Ama sonra fark ettim ki filmin asıl konusu güven değil.
Kimlik.
Biz kimiz?
Karşımızdaki insan kim?
Bir insanın geçmişi mi onu tanımlar?
Yoksa bugün verdiği kararlar mı?
Bir insan değişebilir mi?
Ne kadar değişebilir?
Bir noktadan sonra artık aynı insan değil miyizdir?
Film sürekli bu soruların etrafında dönüyor. Ve hiçbirine cevap vermiyor.
Bu da beni sinirlendirdi. Sonra hoşuma gitti. Sonra tekrar sinirlendirdi.
Yani iyi bir film tam olarak bunu yapar.
Ben Kimim?
Filmin bende bıraktığı en büyük etki ise karakterlerden bağımsızdı.
Çünkü bir noktadan sonra Emma’yı ya da Charlie’yi izlemeyi bıraktım.
Kendimi izlemeye başladım.
Son birkaç yıldır hayat bana bol bol kayıp, değişim ve yeniden başlama fırsatı sundu.
İnsanlar gitti.
İnsanlar geldi.
Bazıları kalacağını söyledi ve gitmedi.
Bazıları kalacağını söyledi ve gitti.
Bazıları hiç söz vermedi ama yanımda kaldı.
Ve bütün bunların arasında sürekli aynı soruya döndüm.
Ben kimim?
Birilerinin ablası olmadan?
Birilerinin sevgilisi olmadan?
Birilerinin çalışanı, yöneticisi, arkadaşı ya da kurtarıcısı olmadan?
Ben gerçekten kimim?
The Drama’nın beni en çok vurduğu yer tam olarak burası oldu. Çünkü film bir ilişkiyi anlatıyor gibi görünürken aslında kimliklerimizi anlatıyor.
Karşımızdaki insanı tanımaya çalışırken kendimizi ne kadar tanıdığımızı sorgulatıyor.
Belki de Kimseyi Tam Olarak Tanımıyoruz
Filmin sonunda aklımda kalan tek soru buydu.
Bir insanı gerçekten tanıyabilir miyiz?
Birlikte yaşamak yeterli mi?
Yıllarca aynı masada kahvaltı yapmak?
Aynı yatağı paylaşmak?
Aynı geleceği planlamak?
Yoksa bütün bunlar sadece birbirimiz hakkında yazdığımız hikâyeler mi?
Belki de insanları tanımıyoruz.
Belki sadece onlar hakkında oluşturduğumuz versiyonları seviyoruz.
Sonra bir gün o versiyon çatlıyor. Ve karşımızda duran gerçek insanla ilk kez tanışıyoruz.
The Drama’nın yaptığı şey tam olarak bu. Bizi karakterlerle değil, kendi yanılsamalarımızla yüzleştirmek.
Film bittiğinde jenerik akıyordu. Ben hâlâ aynı soruyu düşünüyordum.
Bir insanı gerçekten tanıyabilir miyiz? Kendimizi bile tam olarak tanıyamazken…
Bundan pek emin değilim.






What do you think?
It is nice to know your opinion. Leave a comment.