“Bir şey söylememe gerek yok, anlaman gerekiyordu.”
İnsan ilişkilerinde sıkça duyduğumuz, bazen de içimizden geçirdiğimiz bir cümle. Kırıldığımızda, ilgi beklediğimizde veya bir davranış bizi rahatsız ettiğinde bunu açıkça söylemek yerine karşımızdaki kişinin fark etmesini bekliyoruz. Fark etmediğinde ise kendimizi önemsiz hissedebiliyoruz.
Peki, gerçekten anlaşılmıyor muyuz, yoksa anlaşılmak için kendimizi anlatmaktan mı kaçınıyoruz?
Beni tanıyorsan anlamalısın
Bir insanı tanımak, onun bütün beklentilerini kendiliğinden bilmek anlamına gelmez. Herkesin geçmiş deneyimleri, hassasiyetleri ve iletişim biçimi farklıdır.
Sizin için bir mesajın cevapsız kalması ilgisizlik göstergesi olabilir. Karşınızdaki kişi ise yalnızca yoğun olduğu için cevap vermemiş olabilir. Bu, her davranışın mazur görülmesi gerektiği anlamına gelmez. Yalnızca davranışla o davranışa yüklediğimiz anlamın her zaman aynı olmadığını gösterir.
Psikolojide zihin okuma, başkasının ne düşündüğünü veya ne hissettiğini yeterli kanıt olmadan bildiğimizi varsaydığımız bilişsel çarpıtmalardan biridir. İlişkilerde bunun iki yönünü görürüz: Karşımızdakinin niyetini bildiğimizi düşünürüz, bir yandan da onun bizim ne hissettiğimizi zaten bilmesi gerektiğine inanırız.
Oysa yakınlık, birbirimizin zihnini okuyabilmek değil, bilmediğimizde sormaya ve öğrenmeye istekli olmaktır.
Sessizlik her zaman bir cevap değildir
Birine kırıldığımızda geri çekilebilir, kısa cevaplar verebilir veya “Bir şey yok,” diyebiliriz. İçimizdeyse bambaşka bir beklenti vardır: Bizi tanıyorsa ne olduğunu anlamalı, üstelemeli ve gönlümüzü almalıdır.
Fakat karşımızdaki kişi sessizliğimizi konuşmak istemediğimiz şeklinde yorumlayabilir. Bize alan tanımak için geri çekilebilir. Böylece iki taraf da diğerinin bir adım atmasını beklerken aralarındaki mesafe büyür.
Elbette bazen sakinleşmek için susmaya ihtiyacımız vardır. Buradaki fark, sessizliğimizi bir ihtiyaç olarak ifade etmekle karşı tarafa bir mesaj vermek için kullanmak arasındadır.
“Şu an biraz kırgınım, ne hissettiğimi toparlayıp sonra konuşmak istiyorum,” demek, karşımızdakinden zihnimizi okumasını beklemekten çok daha yapıcıdır.
Çünkü sessizlik bazen duygularımızı anlatmaz; yalnızca onları görünmez hâle getirir.
İma etmek ve anlaşılmayı beklemek
“Bugün çok yoruldum.”
“İnsan bazen hatırlanmak istiyor.”
“Bütün işleri yine ben yaptım.”
Bu cümleler bir ihtiyacın dolaylı ifadesi olabilir. Belki ilgi, belki destek, belki de biraz anlayış bekliyoruzdur. Ancak karşımızdaki insanın bu cümlelerden tam olarak ne beklediğimizi çıkarması her zaman mümkün değildir.
Bizim zihnimizde bir denklem kurulmuştur: Söyledim, anlamadı, demek ki önemsemiyor.
Oysa bazen yalnızca ne istediğimizi yeterince açık anlatmamışızdır.
“Bugün çok yoruldum. Akşam yemeğini sen hazırlayabilir misin?” demek, ihtiyacımızı daha anlaşılır kılar.
Bir ihtiyacı dile getirmek, o ihtiyacın değerini düşürmez. İlginin yalnızca kendiliğinden geldiğinde anlamlı olduğunu düşünürsek, insanları sürekli tahmin yürütmeye zorlarız. Oysa birine neye ihtiyacımız olduğunu anlatmak, onun bizi daha iyi tanımasına da yardımcı olur.
Peki, bütün sorumluluk bizde mi?
Hayır. Açık iletişim kurmak, her sorunun bizim kendimizi yeterince iyi ifade edemememizden kaynaklandığı anlamına gelmez.
Bazen neye kırıldığımızı açıkça söyleriz ama dinlenmeyiz. İhtiyacımızı anlatırız ama küçümsenir. Bir sınır koyarız ama sürekli ihlal edilir.
Bu noktada mesele yalnızca iletişim eksikliği değildir. Karşılıklı sorumluluk, saygı ve uyum da önemlidir.
Birinin neye ihtiyacımız olduğunu bilmemesiyle, bunu defalarca anlattığımız hâlde dikkate almaması aynı şey değildir.
İlk durumda konuşmak ve birbirimizi anlamaya çalışmak işe yarayabilir. İkinci durumda ise aynı şeyi tekrar tekrar anlatmak yerine, bu ilişkinin ihtiyaçlarımıza ne kadar karşılık verdiğini değerlendirmemiz gerekebilir.
Çünkü iletişim iki kişilik bir süreçtir. Kendimizi anlatmak bizim sorumluluğumuzsa, anlatılanı dinlemek ve dikkate almak da karşı tarafın sorumluluğudur.
Sağlıklı iletişim, her şeyi söylemek zorunda kalmak mıdır?
Hayır. Yakın ilişkilerde insanların birbirlerini gözlemlemesini, önemli ayrıntıları hatırlamasını ve zamanla hassasiyetlerini öğrenmesini beklemek doğaldır.
Her şeyi her seferinde baştan anlatmak zorunda kalmak yorucudur. Ancak birinin bizi tanımasını beklemekle, hiç konuşmadığımız beklentileri eksiksiz karşılamasını beklemek arasında fark vardır.
Sağlıklı ilişkilerde hem karşılıklı dikkat hem de açık iletişim bulunur. Bazen karşımızdaki kişi ihtiyacımızı kendiliğinden fark eder, bazen de sorması gerekir. Önemli olan, birbirimizi anlamaya istekli olmamız ve yanlış anladığımızda bunu konuşabilmemizdir.
Bunun için birkaç basit alışkanlık yeterli olabilir:
- Yorum yerine duygumuzu anlatalım. “Beni önemsemiyorsun,” yerine “Bana haber vermediğinde kendimi dışarıda kalmış hissediyorum,” diyebiliriz.
- Beklentimizi somutlaştıralım. “Daha düşünceli ol,” yerine hangi davranışın bizim için önemli olduğunu açıklayabiliriz.
- Tahmin etmek yerine soralım. Birinin neden uzak davrandığını varsaymak yerine ne olduğunu öğrenmeye çalışabiliriz.
- Tekrarlanan davranışlara dikkat edelim. Açıkça konuştuğumuz hâlde ihtiyaçlarımız sürekli görmezden geliniyorsa, sorunun yalnızca iletişim olup olmadığını sorgulayabiliriz.
Anlaşılmak için kendimizi anlatmayı da öğrenmeliyiz
İnsan ilişkilerinde anlaşılmak istemek son derece insani. Bizi tanıyan insanların hassasiyetlerimizi fark etmesini, önemli günlerimizi hatırlamasını ve bazen hiçbir şey söylemeden yanımızda olmasını isteriz.
Bunda yanlış bir şey yok. Sorun, bu beklentileri hiç konuşulmamış kurallara dönüştürdüğümüzde başlar.
Bazen birinin bizi anlamasını beklerken, kendimizi anlaşılmaya en az açık hâlimize getiririz. Söylemek yerine susar, açıklamak yerine ima eder, ardından anlaşılmadığımız için hayal kırıklığı yaşarız.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Gerçekten anlaşılmak mı istiyorum, yoksa söylemeye çekindiğim bir şeyi karşımdaki kişinin kendiliğinden fark etmesini mi bekliyorum?
Bu sorunun cevabı her zaman kolay olmayabilir. Çünkü açıkça konuşmak, ihtiyacımızı görünür kılmak ve karşılığında ne alacağımızı görmek cesaret ister.
Ama kimse bizim zihnimizin içinde yaşamıyor. Birbirimizi tanımak, tahminlerde bulunmaktan çok daha fazlasını gerektiriyor: Konuşmayı, sormayı, dinlemeyi ve gerektiğinde davranışlarımızı değiştirmeyi.
Çünkü anlaşılmak güzel bir his. Ama anlaşılmayı mümkün kılan şey, çoğu zaman söylemeden beklediğimiz mucize değil, söylemeye karar verdiğimiz ilk cümledir.






What do you think?
It is nice to know your opinion. Leave a comment.