Bir sinefil olarak en sevdiğim spor dallarından biri şudur: Uyarlama filmi izleyip “kitapta öyle değildi” cümlesini kurmamak için kendimi zor tutmak. (Başarısız olduğum gün sayısı: çok.) Ama işin daha lezzetli bir seviyesi var: Bazen “kitapta öyle değildi” diyen kişi bizzat yazarın kendisi oluyor. Hem de öyle kibar kibar değil; kimi zaman şeker hamurunu fırlatıp pasta şefini kovacak kadar net.
Bugün, Stephen King’den başlayıp, Mary Poppins’in annesine, çikolata fabrikasının huysuz patronuna ve çizgi romanın büyük büyücüsüne kadar uzanan bir tur atıyoruz: Yazarlar, kendi eserlerinin film uyarlamalarında en çok nereye takılmış?
1) Stephen King vs. Kubrick: “Cadillac güzel ama… motor nerede?”
Uyarlama tarihinin en ünlü soğuk savaşlarından biri: Stephen King – The Shining.
King’in Kubrick’in filmine dair en meşhur benzetmesi, sinema tarihinde “pasif-agresif şiir” kategorisine girer: Film “çok güzel görünüyor” ama “büyük, güzel bir Cadillac gibi; kaputu açıyorsun, içinde motor yok.”
Peki “motor” dediği şey ne?
- Karakter arkı meselesi: King’in romanında Jack Torrance “zaten kötü” değil; kırılgan, bağımlılığıyla boğuşan, aileyi seven ama yavaş yavaş Overlook tarafından çürütülen bir adam. Kubrick’te ise Jack Nicholson’ın Jack’i daha baştan “bu adamın gözleri biraz fazla şimşekli” hissi veriyor. King’in itirazı tam da burada: dönüşümün trajedisi azalınca, hikâyenin duygusal omurgası inceliyor.
- Duygu tonu: Kubrick’in versiyonu buz gibi bir klinik dehşet; King’in metnindeyse “aile içi keder + bağımlılık + doğaüstü” karışımı daha sıcak (ve daha acı) çalışıyor.
Sinefil iç sesi: Kubrick’in filmi başyapıt olabilir; ama King’in derdi “kötü çekilmiş” olması değil, kendi anlatmak istediği kalp atışının kaybolması.
2) P. L. Travers vs. Disney: “Benim Mary Poppins’im bu kadar şekerli değildi”
Gelelim “bir kaşık şeker” meselesine… Mary Poppins’in yazarı P. L. Travers, Disney’in 1964 uyarlamasına öyle kolay “evet” demiyor; süreç zaten başlı başına drama. Ve film ortaya çıktığında Travers’ın en büyük derdi şu oluyor:
- Karakterin evcilleştirilmesi: Travers’ın Mary’si kitaplarda daha sert, daha tuhaf, daha “mitolojik” bir figür; Disney uyarlamasında ise daha yumuşatılmış, daha cilalanmış bir peri masalı tonuna oturuyor.
- Sentimentalizasyon (duyguyu şuruplaştırma): Travers, hikâyenin “keskin” taraflarının daha “Disney” bir tatlılığa dönmesinden rahatsız.
Bu çatışmanın kült bir detayı da var: Travers’ın filmle ilgili hayal kırıklığı o kadar meşhur ki, yıllar boyunca “devam filmlerine izin vermedi” anlatısı popülerleşiyor. (Bu konuda detaylar ve sürecin arka planı, Travers’ın Disney’le güç mücadelesi üzerinden sıkça anlatılır.)
Sinefil iç sesi: Bazen mesele “kitap sadakati” değil; yazarın evreninin kimyası. Travers, Mary Poppins’i “kristal gibi keskin” seviyor; Disney “pamuk şekerli rüzgâr” estetiğine çevirince büyü bozuluyor.
3) Roald Dahl vs. 1971 Willy Wonka: “Bu benim karanlık şakam değildi”
Roald Dahl uyarlamalarla inişli çıkışlı bir ilişki yaşıyor ama 1971 tarihli Willy Wonka & the Chocolate Factory için anlatılan şey gayet net: Dahl, filmden pek haz etmiyor.
Neye takılıyor?
- Ton farkı: Dahl’ın dünyası “çocuklara masal anlatırken bile diş gösteren” bir dünya. Film ise daha sıcak, daha müzikal, daha iyimser bir şeye kayıyor. Dahl’ın özellikle fazla sentimental bulduğu bir ton meselesi konuşulur.
- Uyarlamanın “ruh” değişimi: Film yıllar içinde klasikleşse de, Dahl tarafında “benim masalımın acımsı çikolatası sütlü çikolataya döndü” hissi baskın.
- (Bonus kulis) Dahl’ın bazı tercihlere (özellikle yorum farklarına) sinirlendiği, bu yüzden uyarlamayla arasına mesafe koyduğu sıkça yazılıp çizilir.
Sinefil iç sesi: Dahl okurken gülersin ama gülüşünün ucunda hafif bir ürperti vardır. Film o ürpertiyi azaltınca, Dahl “Benim kurabiyenin içine azıcık biber koymuştum” diye söyleniyor.
4) Alan Moore: “Ben çizgi roman yazdım, Hollywood büyüsü değil”
Çizgi romanın büyük büyücüsü Alan Moore, uyarlamalar konusunda neredeyse kurumsal bir mesafe inşa etmiş isimlerden. Öyle ki, belli bir dönemden sonra adının uyarlamalardan çıkarılmasını istemesi adeta bir imza hareketine dönüşüyor.
Moore’un itirazlarını iki hatta toplayabiliriz:
- Medya/biçim meselesi: Moore’un pek çok işi, “sayfa düzeni, ritim, görsel-işitsel olmayan zaman” gibi çizgi romana özgü anlatım numaralarıyla çalışıyor. Film bu dili başka bir dile çevirince, Moore “çeviri hatası” değil, “anlam kaybı” görüyor.
- Kontrol ve endüstri hikâyesi: Moore’un eserlerinin hakları ve endüstriyle yaşadığı uzun gerilimler, uyarlamalara karşı daha da sert bir pozisyon almasına yol açıyor.
- Üstelik Moore’un “adımı çıkarın” çizgisi, bizzat uyarlama sürecinde yaptığı konuşmalarda da karşımıza çıkıyor (ör. V for Vendetta bağlamında).
Sinefil iç sesi: Moore’un tepkisi “film kötü”den çok “bu başka bir şey; benim yaptığım şey değil.” Yani mesele kalite değil sadece; aidiyet.
5) Michael Ende vs. The NeverEnding Story: “Peluş ve plastik melodramı”
Çocukluğun ortak hafızası olan The NeverEnding Story filmi var ya… İşte onun yazarı Michael Ende, bu uyarlamayı “kibarca eleştirmiş” falan değil; resmen topa tutmuş.
- Ende, filmin kitabından çok saptığını söyleyip dava açıyor; ayrıca uyarlamayı “kitsch, ticaret, peluş ve plastikten oluşan dev bir melodram” diye yeriyor.
Sinefil iç sesi: Ende’nin derdi şu: Onun metni bir “hayal gücü felsefesi” gibi; film ise daha çok “fantastik çocuk macerası”na yaslanınca, yazar “bana metafizik satmıştınız, bana oyuncak reyonu verdiniz” diye düşünüyor.
6) Clive Cussler vs. Sahara: “Kitabımın kalbini söktüler”
Bazı yazarlar uyarlamayı, “metnin kalbini sökmek” gibi görüyor. Clive Cussler, Sahara uyarlaması için mahkeme salonuna taşınan bir öfkenin başrolü:
- Cussler, yapımcıların kitabını “kalbini sökerek” mahvettiğini söyleyip ciddi bir hukuki/PR savaşına giriyor; senaryo onayı gibi sözlerin tutulmadığını savunuyor.
Sinefil iç sesi: Bazı uyarlama kavgaları “sanat”tan çok “kontrat + ego + kontrol” üçgeninde patlıyor. Cussler örneği bunun ders kitabı.
Peki yazarlar en çok hangi noktalarda uyarlamalara takılıyor?
Bütün bu örneklerden sinefil not defterime düşen ortak başlıklar şunlar:
- Ton kayması
Korkuyu komediye, karanlığı şekerlemeye, taşlamayı kahramanlığa çevirince yazar “benim imzam gitti” diyor. (Dahl, Travers) - Karakterin “arkının” budanması
Özellikle dönüşüm hikâyelerinde, karakterin iniş-çıkışı kısalınca “trajedi” değil “etiket” kalıyor. (King) - Mitoloji/evren mantığının bozulması
Ende örneğinde olduğu gibi, hikâyenin kurduğu iç mantık “film daha havalı olsun” diye ters yüz edilince yazarın içindeki saatçi çıldırıyor. - Medyanın dili: “Bu, sinemaya çevrilemez demiyorum; ama böyle çevrilmez”
Alan Moore’un siniri çoğu zaman burada: Çizgi romanın dilini kaybedince, ortaya çıkan şey “uyarlama” değil “türev ürün” gibi geliyor. - Kontrol, sözleşme, onay ve endüstri gerçekliği
Cussler gibi örneklerde kavga, hikâyeden bile önce “kim karar veriyor?” sorusunda başlıyor.
(Tatlı bir ters köşe) Bazen yazar fikrini değiştirir: Anne Rice örneği
Her yazar “sonsuza dek nefret” modunda kalmıyor. Anne Rice, Interview with the Vampire uyarlamasında özellikle casting kararları yüzünden başta sert çıkıp, sonradan geri adım atmasıyla hatırlanır. Basına yansıyan anlatı şu: Başta karşı, sonra performansı görünce daha olumlu.
Sinefil iç sesi: Uyarlama bazen “ihanet” değil, “ikna” da olabilir. (Nadir ama olur!)
Benim sinefil kalbimin hükmü
Uyarlamalarla ilgili en sevdiğim gerçek şu: Aynı film, aynı anda iki şey olabilir.
Bir yazar için “ruh kaybı”, bir sinefil için “sinema tarihi”. (The Shining, seni işaret ediyorum.)
Ama yazarların eleştirileri bana şunu hatırlatıyor: Uyarlama dediğimiz şey sadece “olay örgüsü taşımak” değil; ton, ritim, karakterin iç sesi ve evrenin fiziğini de taşımak. O valizlerden biri kaybolunca, yazarın bagaj bandında bağırması çok anlaşılır.






What do you think?
It is nice to know your opinion. Leave a comment.