Now Reading: Ölümle Barışmak: Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ından Bugüne

Loading
26 Haziran 2025 / Sevimcan KAYAYURT

Ölümle Barışmak: Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ından Bugüne

svg198

– Ya da ‘Ölüm Var Diye Mi Bu Kadar Panik Yapıyoruz?’

Ölüm. Şu hepimizin bildiği ama hakkında konuşmaktan kaçındığı o “büyük son”. Kimimiz onu romantize eder, kimimiz onu inkar eder, bazıları ise protein takviyesiyle kandırabileceğini zanneder. Ama ne yaparsak yapalım, Heidegger’in dediği gibi: Ölüm, varlığımızın en özgün imkânıdır. Kibarca “kaçamayacağımız tek şey” demek bu.

Ama gelin biraz geriye gidelim. 1927’de Heidegger, “Varlık ve Zaman” adlı şaheseriyle tüm felsefi ortamı darmadağın etti. O zamanlar filozoflar hâlâ varlığı, zamanı ve diğer soyut kavramları birbiriyle yarıştırıyor, Platon’un gölgesinde çay içiyorlardı. Heidegger çıktı, dedi ki: “Kardeşim siz hep varlık dediniz ama bu ‘varlık’ var mıdır ki zaten? Daha da önemlisi, bu varlık bir gün yok olacak. Hadi geçmiş olsun.”

Ölüm Korkusu mu, Ajanda Eksikliği mi?

Modern insan olarak ölüm karşısındaki halimiz biraz trajikomik. Sabah motivasyon podcast’i dinliyor, öğlen mindful nefesler alıyor, akşam ise ölümün kaçınılmazlığı üzerine nihilist TikTok videoları izliyoruz. Heidegger’in “ölüme doğru varlık” dediği şeyi biz geçiştiriyoruz.

Ama Heidegger’e göre mesele sadece “ölüm korkusu” değil. Asıl olay, ölümü düşünmeden yaşadığımız her anın aslında kendimizden kaçış olması. O meşhur “Das Man” – yani “herkes” – içerisinde kayboluyoruz:

“Herkes gibi yaşa, herkes gibi düşün, herkes gibi öl.”
Kısacası: Başkaları bizim yerimize bile ölüyor gibi.

“Ölümle Barışmak” mı?

Yok Artık…

Günümüz motivasyon konuşmaları “ölümle barış” derken, ne demek istiyorlar tam olarak? Yani ne yapalım? Ölümü çerçeveletip duvara mı asalım? Zaten her reklam kampanyası bize ölümlü olduğumuzu hatırlatıyor. “Zaman geçiyor, yeni telefon al!” veya “Hayat kısa, şu içeceği dene!”

Heidegger olsa şöyle derdi: “Dasein (insan) ancak ölümüyle özgürleşebilir.” Bizim çeviriyle: “Ölümünü düşünebilen tek varlıksın, azıcık ciddiye al da hayatını boşa harcama.”

Ama bu çağda ciddiyet pek moda değil. Düşün, biri ölümlü olduğunu fark ediyor, ertesi gün “Ölmeden Önce Yapılacaklar Listesi” hazırlıyor. İlk madde ne? Bungee jumping. Heidegger mezarında ters dönerdi, o bile böyle bir çözüm düşünememişti.

Peki Ne Yapmalı?

Kabul edelim, öleceğiz…

Heidegger’in asıl derdi şuydu: Ölüm seni bekliyor, ama bu seni umutsuzlaştırmasın. Aksine seni ‘otantik’ yaşamaya zorlasın.


Yani hayatı başkalarının gözlüğüyle değil, kendi varoluşsal miyopluğunla yaşa. Bulanık bile olsa, senin bakışın olsun.

Kulağa ne kadar güzel gelse de, bunu uygulamak biraz zor. Çünkü otantik yaşamak; konfor alanından çıkmak, saçma sapan işlerden vazgeçmek, sırf “iyi çocuk” olmak için yapmadığın seçimleri yapmak demektir. Ki bu çağda, “kendin olmak” çoğu zaman algoritmanın seni önerdiği kişi olmaktan ibaret.


Ölümle Barışmak mı, Onu Tanımak mı?

Ölümle barışmaya gerek yok. O zaten bir anlaşma yapmadan geliyor. Asıl mesele, onunla bir randevunun olduğunu unutmamak. Ve bu randevuyu beklerken “gerçekten yaşamaya” çalışmak.

Heidegger bize “ölüm bilinci” vererek aslında hayat armağanı sunuyordu.


Hayat kısa.
Bir Heidegger oku.
Ya da en azından durup iki dakika gerçekten yaşa.

Sevimcan Kayayurt

Kendi halinde bir iletişim uzmanı

svg

What do you think?

It is nice to know your opinion. Leave a comment.

Bir Cevap Yazın

Loading
svg

Quick Navigation

  • 1

    Ölümle Barışmak: Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ından Bugüne