Rüzgâr, kuzeyden esiyordu. Kuru, yırtıcı, dişli bir rüzgâr. Bozkırın üzerindeki ince kar tabakası, sanki kemik tozlarıyla karışmış gibi griydi. Gökyüzü, sonsuz bir kurşun levha gibi ağırdı; ne bir kuş, ne bir ses — sadece bozkırın çıplak, ölü sessizliği. Ve o sessizliği bozan, yalnızca tek bir şey vardı: Bir kürek sesi. Toprağın içinden bir şey çıkarılıyordu.





