sevimcan
Hikayeler7 dk19 okuma

Bir Yıl Oldu. Ben Hâlâ O Günün İçindeyim.

Yasın birinci yılı, insanın iyileştiği değil, dünyanın hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini yeterince uzun süre izlediği yıl.

Bir yıl.

Takvim böyle söylüyor. İnsanlar da öyle. Sanki zaman, üzerinden geçtiği her şeyi beraberinde götüren kusursuz bir temizlik makinesiymiş gibi.

Oysa bazı şeylerin üzerinden zaman geçmiyor. Zaman, onların etrafında dönmeye devam ediyor. Sen de bir noktada kendi hayatının içine sıkışıp kalıyorsun.

Kardeşimi ani bir şekilde kaybedeli bir yıl oldu. Bunu yazmak bile hâlâ tuhaf. Çünkü insan, hayatının en büyük felaketlerinden birini zamanla cümlelere sığdırmayı öğreniyor. Ama cümle kurabilmek, olanı kabullenmek anlamına gelmiyor.

Ölümün en büyük kabalığı, sana önceden haber vermemesi. Son konuşmanızı son konuşmanız olarak işaretlemiyor. Birlikte geçirdiğiniz sıradan bir günü, ileride özleyeceğin bir anıya dönüştüreceğini söylemiyor.

Son kez sarılıyorsun ama bilmiyorsun. Son kez konuşuyorsun ama bilmiyorsun. Hayat sana, birazdan her şeyin değişeceğini bildirecek kadar düşünceli davranmıyor.

Sonra bir gün, hayatın ikiye ayrılıyor.

Ondan önceki sen ve ondan sonraki sen.

Aralarında bir yıl var. Ama sanki iki ayrı hayat, iki ayrı insan, iki ayrı dünya.

Ben artık ondan önceki insan değilim.

Bunu dramatik görünmek için söylemiyorum. Dünyaya bakışım değişti. İnsanlara güvenim, gelecek hakkındaki düşüncelerim, kendime dair inançlarım değişti.

Eskiden hayatın kötü şeyler yapabileceğini biliyordum. Artık hayatın hiçbir açıklama yapmak zorunda hissetmediğini biliyorum.

Ve bu, insanın içindeki bütün güvenlik sistemlerini çökertmeye yetiyor.

Sabahları Beynimle Yeniden Tanışıyorum

Yasın en acımasız taraflarından biri, beyninin sana her sabah aynı gerçeği yeniden hatırlatması.

Gözlerini açıyorsun. Belki birkaç saniye hiçbir şey hatırlamıyorsun. Uykunun o kısa ve merhametli karanlığında her şey eskisi gibi.

Sonra beynin mesaisine başlıyor.

Hayatın artık eskisi gibi değil.

Günaydın.

Beynimle aramızdaki ilişki, bir yıldır her sabah aynı haberi bildiren, üstelik bunu hiçbir hassasiyet göstermeden yapan bir haber merkezi gibi. Son dakika gelişmesi yok. Yeni bilgi yok. Sadece tekrar.

Gün içinde de işler pek farklı değil. Bir kelime, bir şarkı, bir görüntü ya da hiç beklemediğin bir ayrıntı boğazına düğümlenebiliyor. Bazen çalışırken, bazen market sırasında, bazen bir arkadaşınla konuşurken ağlamaya başlıyorsun.

Bunun için uygun bir zaman yok.

Üstelik ağlamak da bir süre sonra fiziksel olarak yorucu bir işe dönüşüyor. Bedenin tükeniyor, başın ağrıyor, enerjin bitiyor. Sonra hayatın geri kalanına devam etmen gerekiyor.

E-postalar cevaplanacak. İşler yetiştirilecek. Bir şeyler yenilecek. Faturalar ödenecek.

Kısacası dünyanın herhangi bir yerinde büyük bir felaket yaşamış olabilirsin ama kapitalizm senden raporunu zamanında teslim etmeni bekliyor.

Dünyanın en istikrarlı sistemi: Senin felaketin, dünyanın iş akışını bozmuyor.

Bazen buna gülüyorum. Çünkü ağlamanın dışında ne yapacağımı bilmiyorum.

Yasın Beş Aşaması: İnsan Psikolojisinin En Büyük PowerPoint Sunumu

İnkâr.

Öfke.

Pazarlık.

Depresyon.

Kabullenme.

Yasın meşhur beş aşaması.

Bize anlatılan hikâyeye göre acının içinde bir rota var. Önce inkâr ediyorsun, sonra öfkeleniyorsun, ardından keşke’lerle pazarlık yapıyorsun, depresyona giriyorsun ve nihayet kabulleniyorsun.

Sanki insan ruhu, düzgün hazırlanmış bir proje planı.

Beş aşama, beş kilometre taşı, sonunda başarıyla tamamlanan bir teslimat.

Keşke yas da böyle çalışsaydı.

Bir proje yöneticisi olarak hayatım boyunca süreçler tasarladım, takvimler hazırladım, riskleri hesapladım, teslim tarihleri belirledim. Ama yasın proje planı yok. Takvimi yok. Kapsamı yok. Başarı kriteri hiç yok.

Bir de en kötüsü, kimse sana revizyon hakkı vermiyor.

Üstelik bu beş aşama, herkesin aynı sırayla ilerlediği bilimsel bir kontrol listesi de değil. Bazen öfkelisin, bazen hiçbir şey hissetmiyorsun. Bazen kendini iyi hissediyorsun ve bundan suçluluk duyuyorsun. Bazen bir anı seni gülümsetiyor, birkaç saniye sonra aynı anı yüzünden ağlıyorsun.

Yas, bir aşamadan diğerine geçtiğin bir merdiven değil. Bazen aynı basamakta aylarca oturuyorsun. Bazen çıktığını sandığın yere geri dönüyorsun.

Çünkü insanlar iyileşme hikâyelerini seviyor.

Bir şey oluyor, insan acı çekiyor, kendini buluyor, güçleniyor ve sonunda bütün bunların ona bir şey öğrettiğini söylüyor.

Hayatın acımasızlığından kişisel gelişim semineri çıkarmaya bayılıyoruz.

Oysa bazen acı yalnızca acıdır. Bazen bir kayıp sana hiçbir şey öğretmez. Sadece bir şeyini alır.

Bunun sana bir karakter gelişimi kazandırması gerekmiyor.

Bir Yıl Sonra Daha Güçlü Değilim

Bunu söylemekten utanmıyorum artık.

Bir yıl geçti diye daha güçlü olmadım. Daha bilge, daha olgun, daha dayanıklı bir insan olduğumu da düşünmüyorum. Belki bazı konularda daha fazla şey biliyorum ama bilmekle baş edebilmek aynı şey değil.

Artık geleceğe eskisi gibi bakamıyorum. Bir şeylerin yolunda gidebileceğine inanmakta zorlanıyorum. Güzel bir şey olduğunda bile içimde bir yer, bunun ne kadar süreceğini hesaplamaya başlıyor.

İnsanlara güvenmek de zorlaştı. Hayatın kontrol edemediğin kadar büyük, insanların ise tahmin edemediğin kadar değişken olduğunu öğrendim.

Eskiden gelecek hakkında planlar yapabiliyordum. Şimdi bazen gelecek kelimesinin kendisi bile tuhaf geliyor.

Artık daha güvensiz, daha güçsüz ve daha isteksiz biriyim. Bazı günler hiçbir şey yapmak istemiyorum. İnsanlarla konuşmak, bir yerlere gitmek, yeni bir şeye heyecan duymak bile yorucu geliyor.

Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyor olabilir.

Çalışıyorum. Konuşuyorum. Gülüyorum. Bir şeyler üretiyorum. Bazen bir kahve içip bilgisayarımı açıyor ve saatlerce iş yapabiliyorum.

İnsanların beni iyi sandığı zamanlar da oluyor.

Çünkü işlevini yerine getirebilen bir insanın iyi olduğunu düşünmek, toplum olarak en sevdiğimiz yanılgılardan biri.

Oysa insan acı çekerken de çalışabilir. Gülümserken de yas tutabilir. Bir toplantıda gayet mantıklı cümleler kurup on dakika sonra tuvalette ağlayabilir.

Ben hayatıma devam ediyorum. Ama hayatıma devam ediyor olmam, hayata geri döndüğüm anlamına gelmiyor.

Bazı Günler Kendime Bile Katlanamıyorum

Yasın içinde yalnızca kaybettiğin kişiyi özlemiyorsun. Kendini de özlüyorsun.

Eskiden olduğun insanı.

Daha rahat gülebilen, daha kolay heyecanlanan, bir şeyleri planlarken dünyanın sürekli ayağının altından çekilmeyeceğine inanan insanı.

Bazen kendime bakıyorum ve tanıdık birini göremiyorum. Her şeyin altında başka bir anlam arayan, insan ilişkilerine eskisi kadar güvenemeyen, geleceğe karşı isteksiz, en basit şeyleri bile gözünde büyüten biriyim artık.

Üstelik bu değişimi her zaman kabullenemiyorum.

Bazı günler kendime kızıyorum. Neden eskisi kadar kolay yaşayamıyorum? Neden en basit şeyler bile bu kadar zor geliyor?

Sonra bir de bu soruları sorduğum için kendime kızıyorum.

İnsanın kendi acısının hem mağduru hem de sorgu hâkimi olması gerçekten muazzam bir sistem. Bir yandan canın yanıyor, diğer yandan neden canının yandığına dair performans değerlendirmesi yapıyorsun.

Sanki yas tutmak için de yeterince verimli olman gerekiyor.

Daha az ağlamalısın. Daha iyi hissetmelisin. İşe dönmelisin. Hayata karışmalısın. Kendini toparlamalısın.

Toparlanmak.

Bu kelimeye de ayrıca sinir oluyorum.

Sanki yerde kırılmış bir vazoyum ve parçalarımı bir araya getirince eski hâlime döneceğim.

Dönmeyeceğim.

Çünkü bazı şeyler kırılınca eski hâline gelmiyor. İnsan da bazen yaşadığı şeylerden sonra aynı insan olarak kalmıyor.

Ben bu değişimi istemedim. Bir kayıp yaşayarak daha bilge, daha güçlü ya da daha derin bir insan olmayı talep etmedim.

Ben yalnızca kardeşimle daha fazla zaman geçirebilmeyi istiyordum.

Bu kadar basit.

Bir Yılın Sonunda Elimde Ne Var?

Birinci yılın özel bir anlamı olduğu söyleniyor. İlk doğum günü, ilk bayram, ilk yıl dönümü, ilk kış, ilk yaz…

Sonra ikinci kezler başlıyor.

Takvim ilerledikçe ilklerin yerini diğerleri alıyor. Sanki hayat, yeni bir düzene alışman için sana yeterince tekrar sunarsa her şey normalleşecekmiş gibi.

Ama birinci yılın tamamlanması, bir şeylerin tamamlandığı anlamına gelmiyor. Sadece yokluğunla geçirdiğin ilk yıl sona eriyor.

Dünyanın geri kalanı için zaman geçiyor. İnsanlar gündelik hayatlarına dönüyor, başka gündemler ve başka dertler çıkıyor. Bu kötü bir şey değil. Herkesin hayatına devam etmesi gerekiyor.

Ama sen bazen hâlâ aynı yerde durduğunu hissediyorsun.

Bir yıl önceki insan değilsin. Bundan sonra kim olacağını da henüz bilmiyorsun. Eski hâlime dönmeye çalışmanın doğru bir hedef olduğundan bile emin değilim.

Belki insan, kayıplarından sonra kendini yeniden tanımak zorunda kalıyor. Belki bazı günler bu tanışma iyi geçiyor, bazı günler birbirimize tahammül edemiyoruz.

Şimdilik kendimle ilişkim biraz karmaşık.

Bazen kendime kızıyorum. Bazen hiçbir şey hissetmiyorum. Bazen de bütün bunların ortasında, bir şekilde günü tamamlıyorum.

Bunun başarı sayılıp sayılmadığını bilmiyorum.

Ama bugün buradayım.

Bir yıl önceki ben değilim. Belki hiçbir zaman da olmayacağım.

Ve bu cümleyi bir umut mesajına dönüştürmeyeceğim. Çünkü bazı gerçeklerin sonuna iyimser bir şey eklemek, onları daha katlanılır yapmıyor. Bazen yalnızca daha az gerçek yapıyor.

Hayatımda hâlâ kocaman bir boşluk var. Onu doldurmayı öğrenmedim. Belki doldurulacak bir boşluk da değil.

Belki insanın yapabileceği tek şey, hayatını o boşluğun varlığını kabul ederek yeniden kurmak.

Bunu başarabilecek miyim, bilmiyorum.

Bugün kendime bu sorunun cevabını vermek zorunda değilim.

Çünkü bir yıl geçti diye her şeyi çözmüş olmam gerekmiyor. Bir yıl geçti diye güçlü olmak zorunda değilim.

Kardeşimin ardından geçen bir yılda, ben hâlâ onun olmadığı dünyada yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum.

Birini kaybettiğin gün ölmemek, ertesi gün yeniden uyanmak, hayatın bütün sıradanlığına bir şekilde karışmak…

Bazen ağlayarak, bazen hiçbir şey hissetmeden, bazen kendine kızarak, bazen de bütün bunlara rağmen gülerek.

İyileşmek zorunda olduğun için değil. Unutmak istediğin için değil. Güçlü olmayı başardığın için hiç değil.

Sadece hayat, sen henüz ne yapacağını bilmiyorken bile devam ettiği için.

Bir yıl oldu.

Ben hâlâ buradayım.

Ama artık buranın neresi olduğunu bildiğimi söyleyemem.

Sevimcan KAYAYURT

Dijital dünyayı, sinemayı, sahneyi ve insanların birbirini neden bir türlü anlamadığını yazıyorum. Artık bir de mikrofonum var.

Bunu da okuyun

Hikayeler1.455 okuma

Kutlama Mesajları, Sessiz Boşluklar ve Anneler Günü

Anneler Günü.Takvimde yuvarlak içine alınmış, markalar tarafından sahiplenilmiş, sosyal medyada topluca duygusallaşılan o gün. Herkesin annesi bir anda “en güçlü kadın”, “en fedakâr insan”, “iyi ki varsın” cümlelerinin merkezinde. Bir yandan da…

Hikayeler741 okuma

Eksik Bir Dünya ile Tam Görünmeye Çalışmak

Acının Takvimi Yokmuş. Bugün dört ay oldu. Takvim öyle söylüyor. Ama yas, takvimle ölçülen bir şey değilmiş.Bunu öğrendim. Acı zamanla azalır sanıyordum.Zaman geçtikçe yumuşar, köşeleri törpülenir, insanın içine daha az batar diye…

Hikayeler560 okuma

Yarın 6 Şubat

ve biz hâlâ “sonra” diyoruz Yarın 6 Şubat.Bir yıl dönümü daha. Takvimde küçük bir sayı değişimi. Hayatta ise kapanmayan kocaman bir çatlak. O sabah saat kaçtı, hatırlıyoruz.Hangi haberle uyandık, hatırlıyoruz.Kime ulaşamadığımızı, kimin…

Bir şey mi diyecektin?