İnsan ilişkileri üzerine düşündüğümde aklıma hep aynı soru geliyor: Birbirimizi gerçekten bu kadar kolay harcayabiliyor muyuz, yoksa zaten birbirimize hiç sandığımız kadar değer vermedik mi?
Çünkü bazen biriyle saatlerce konuşabiliyorsun. Aynı şeylere gülüyor, benzer şeylerden rahatsız oluyor, hayata dair ortak noktalar keşfediyorsun. Birbirinizi anladığınızı hissediyorsun. Hatta bazı konuları başkalarına anlatmak için harcadığın enerjiyi bu insana harcamana bile gerek kalmıyor. Cümlelerin yarısında anlaşıyorsun.
Sonra bir gün, hiçbir şey olmamış gibi hayatından çıkabiliyor.
Ne bir açıklama ne bir yüzleşme ne de o kadar konuşmanın, paylaşılan zamanın hatırına gösterilmiş küçücük bir özen.
Sanki bütün o sohbetler, ortak noktalar, kahkahalar ve birbirini anlama çabası, ücretsiz deneme sürümüymüş de süresi dolmuş gibi.
Peki, biz insan ilişkilerinden tam olarak ne bekliyoruz?
Herkes Birbirini Arıyor, Kimse Birbirine Tahammül Etmiyor
Modern insanın ilişkilerden beklentileri oldukça ilginç.
Bizi anlayan biri olsun istiyoruz. Ama bizi anlamak için çaba göstermesin, çünkü yoruluyoruz.
Bize zaman ayırsın istiyoruz. Ama kendi programımıza müdahale etmesin.
Samimi olsun, dürüst olsun, açık iletişim kursun. Fakat hoşumuza gitmeyen bir şey söylediğinde de biraz mesafe koyabilsin. Duygusal olarak ulaşılabilir olsun ama fazla duygusal davranmasın. İlgili olsun ama bunaltmasın. Bizi önemsesin ama biz hazır olduğumuzda.
Kısacası hem hayatımızda olsun hem de hayatımızda olmasının gerektirdiği sorumlulukları üstlenmesin.
İlişki değil, kişiselleştirilmiş abonelik paketi arıyoruz sanki. İhtiyacımıza göre açıp kapatabileceğimiz, memnun kalmadığımız özelliklerini devre dışı bırakabileceğimiz, daha iyi bir alternatif çıktığında da hiç düşünmeden iptal edebileceğimiz bir insan.
Üstelik bütün bunları yaparken kendimizi son derece haklı hissediyoruz. Çünkü artık kendimizi seçiyoruz, sınırlarımızı koruyoruz, enerjimizi yönetiyoruz.
Bunlar elbette önemli. Her insanla ilişki sürdürmek zorunda değiliz. Bize zarar veren insanlardan uzaklaşmak da bir ihtiyaç.
Ama kendimize sormamız gereken küçük bir soru var: Gerçekten sınır mı koyuyoruz, yoksa en ufak bir rahatsızlıkta insanları hayatımızdan çıkarabilmeyi kişisel gelişim diye mi pazarlıyoruz?
Çünkü her anlaşmazlık toksik bir ilişki, her hayal kırıklığı bir kırmızı bayrak, her farklılık da uyumsuzluk değildir.
Bazen karşımızdaki insan yalnızca bizden farklıdır. Bazen yanlış anlaşılırız. Bazen biri bizi üzer ve bunu telafi etmeye çalışır. Bazen de ilişki dediğimiz şey, iki insanın birbirine rağmen değil, birbirleriyle birlikte öğrenmesini gerektirir.
Ama öğrenmek zahmetli bir iş. İnsan harcamak daha kolay.
İyi Giden Bir Şey Nasıl Bir Anda Değersizleşir?
Beni asıl düşündüren şey, kötü giden ilişkilerin bitmesi değil. Bazen bitmesi gereken şeylerin bitmesi gerekir. Her tanışıklığın ömürlük bir hikâyeye dönüşmesini beklemek de gerçekçi değil.
Asıl mesele, iyi giden şeylerin nasıl bu kadar kolay yok sayılabildiği.
Bir insanla ortak mizah anlayışın olabilir. Birbirinize hayatınızı anlatabilirsiniz. Benzer kitapları okuyabilir, aynı filmlerde aynı ayrıntılara takılabilir, saatlerce konuşabilirsiniz. Birbirinizin düşünme biçiminden beslenebilirsiniz.
Bunların hepsi gerçek.
Peki, bir anlaşmazlık yaşandığında neden bütün bunlar bir anda hükümsüz kalıyor?
Dün seni anlayabildiğini düşündüğün insan, bugün tek bir cümleni anlamak için neden hiçbir çaba göstermiyor? Birlikte gülüp eğlendiğin, kendini rahatça ifade edebildiğin biri, neden bir noktadan sonra seni dinlemek yerine senin hakkında hüküm vermeyi tercih ediyor?
Daha da ilginci, insanlar bazen bir ilişkinin kötü bir anını bütün ilişkinin özeti hâline getirebiliyor.
Oysa bir insanın seni bir konuda hayal kırıklığına uğratması, geçmişte birlikte yaşadığınız her güzel anın yalan olduğu anlamına gelmez. Bir anlaşmazlık, daha önce kurduğunuz bütün bağların sahte olduğunu kanıtlamaz.
Elbette bazen yaşanan tek bir olay, karşımızdaki insan hakkında bilmediğimiz çok önemli bir şeyi açığa çıkarabilir. Bazen de bir davranış, daha önce göz ardı ettiğimiz bir örüntünün son halkasıdır.
Burada mesele, yaşanan olayı görmezden gelmek değil. O olayı değerlendirirken geçmişi de bugünü de hesaba katabilmek.
Fakat biz çoğu zaman muhasebe yapmıyoruz. Mahkeme kuruyoruz.
Bir hata, bütün sicili siliyor. Bir tartışma, bütün ortaklıkları geçersiz kılıyor. Bir hayal kırıklığı, insanı geçmişteki bütün iyi davranışlarından mahrum bırakıyor.
Sanki insan ilişkilerinin muhasebesinde yalnızca son işlem geçerli.
Dün seni saatlerce dinlemiş olması bugün seni dinlememesini mazur göstermez. Doğru. Ama bugün yaşanan bir anlaşmazlık da dün seni gerçekten dinlemiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
İki şey aynı anda doğru olabilir.
Ne yazık ki bu düşünce, günümüzün hızlı tüketilen ilişkilerinde biraz fazla incelikli kalıyor.
İnsanlar Birbirini mi Tanıyor, Birbirinden Fayda mı Sağlıyor?
Bir de ilişkilerin görünmez bir performans değerlendirmesi var.
Karşımızdaki insan bize ne katıyor? Bizi ne kadar iyi hissettiriyor? Ne kadar eğlenceli? Ne kadar anlayışlı? Ne kadar ilgili? Hayatımızı ne ölçüde kolaylaştırıyor?
Elbette ilişkilerimizin bize iyi gelmesini isteriz. Sürekli mutsuz olduğumuz, kendimizi değersiz hissettiğimiz ya da bütün yükü tek başımıza taşıdığımız ilişkilerde kalmak zorunda değiliz.
Ancak bir insanı yalnızca bize sağladığı fayda üzerinden değerlendirmeye başladığımızda, ilişki kurmaktan çok insan kaynakları yönetmeye başlıyoruz.
Sanki herkesin bir iş tanımı var.
Arkadaşımız bizi dinlemeli. Sevgilimiz bizi anlamalı. Ailemiz bizi desteklemeli. Çevremizdeki insanlar gelişimimize katkı sağlamalı. Bize iyi gelmeyen, bizi düşündürmeyen, eğlendirmeyen ya da ihtiyaç duyduğumuz anda yanımızda olmayan herkesin sözleşmesi feshedilmeli.
Peki, biz başkalarının hayatında nasıl bir insanız?
Her zaman anlayışlı mıyız? Her zaman ulaşılabilir miyiz? Her zaman doğru cümleyi mi kuruyoruz? Karşımızdaki insanın ihtiyacını her seferinde anlayabiliyor muyuz?
Yoksa kendimize tanıdığımız bütün insani hakları başkalarından esirgiyor muyuz?
Çünkü insan ilişkilerinde herkes kendisinin anlaşılmasını beklerken başkasını anlamak için aynı çabayı göstermiyorsa ortada bir ilişki değil, tek kişilik bir hizmet talebi vardır.
Üstelik hizmet sağlayıcının da duyguları olduğunu unutuyoruz.
Birinin bizi anlamasını istiyoruz ama onu anlamaya çalışmak istemiyoruz. Bize gösterilen özenin devam etmesini bekliyoruz ama aynı özeni göstermenin her zaman karşılıklı bir sorumluluk olduğunu düşünmüyoruz.
Sonra da neden kimseyle derin bir bağ kuramadığımızı konuşuyoruz.
Belki de mesele, etrafımızda yeterince iyi insan bulunmaması değildir. Belki de insanları tanımaya, anlamaya ve onlarla bir ilişki inşa etmeye ayırdığımız sabır giderek azalıyor.
Çünkü seçeneklerin çokluğu bize daha iyi ilişkiler kurmayı değil, mevcut ilişkilerden daha kolay vazgeçmeyi öğretmiş olabilir.
Nasıl olsa başka biri var.
Başka bir arkadaş, başka bir sevgili, başka bir sohbet, başka bir ihtimal.
İnsanların birbirinin yerine geçebileceğine inanmak, onları tanımak için gereken zamanı da gereksiz bir yatırım gibi göstermeye başlıyor.
Oysa bir insanın yerini başka biri doldurabilir belki ama aynı ilişkiyi, aynı geçmişi ve aynı ortak dili başka biriyle birebir kuramazsın.
İnsanlar birbirinin alternatifi değildir. En azından gerçekten ilişki kurduğumuzda.
Birini Hayatından Çıkarmak mı, Bir İnsanı Yok Saymak mı?
Bir ilişkinin bitmesiyle o ilişkinin hiç yaşanmamış gibi davranılması arasında önemli bir fark var.
Bir insanla görüşmeyi bırakabilirsin. Bir arkadaşlığın artık sana iyi gelmediğini fark edebilirsin. Bir ilişkiyi sürdürmek istemeyebilirsin.
Bunların hepsi mümkün.
Fakat bir ilişkiyi bitirmek için geçmişi kirletmek, karşındaki insanı bütünüyle değersizleştirmek ya da yaşanmış olan her şeyi yanlış ilan etmek zorunda değilsin.
Bir zamanlar iyi anlaştığın biriyle artık anlaşamıyor olabilirsin. Bir dönem hayatında önemli bir yeri olan insanla bugün aynı yakınlığı hissetmeyebilirsin. Birbirinize iyi geldiğiniz bir dönem geride kalmış olabilir.
Bu, geçmişte yaşananların anlamsız olduğu anlamına gelmez.
İnsanların değiştiğini, koşulların farklılaştığını ve ilişkilerin zaman içinde dönüşebildiğini kabul etmek mümkün. Üstelik bunu yaparken kimseyi kötü ilan etmek zorunda da değiliz.
Ama günümüz ilişkilerinde sanki birinden uzaklaşabilmek için onu önce gözden çıkarmamız, ardından da kendimize bu kararın ne kadar doğru olduğunu kanıtlamamız gerekiyormuş gibi davranıyoruz.
Karşımızdaki insanı zihnimizde küçültüyor, kusurlarını büyütüyor, iyi yanlarını önemsizleştiriyor ve sonunda kendimize rahatça şu cümleyi kuruyoruz:
Zaten hiçbir zaman sandığım gibi biri değildi.
Belki de öyle değildi. Belki de öyleydi ve artık öyle değil.
İkisi arasında fark var.
Bir insanın hayatından çıkması, geçmişteki bütün iyi yanlarının silinmesini gerektirmiyor. Bir ilişkinin sona ermesi, o ilişkinin bir zamanlar anlamlı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Üstelik birini hayatımızdan çıkarmak için onu kötü bir insana dönüştürmek zorunda değiliz.
Bazen iki insan artık aynı yerde değildir. Bazen beklentiler değişir. Bazen ilişkiyi sürdürmek için gereken çaba tek taraflı hâle gelir. Bazen de gerçekten kırıcı şeyler yaşanır ve geride kalan tek sağlıklı seçenek uzaklaşmaktır.
Ama bütün bunların hiçbirinde geçmişi inkâr etmek zorunda değiliz.
İnsan olmanın biraz da bu olduğunu düşünüyorum: Bir şeyi artık istemiyor olsan bile, onun bir zamanlar senin için ne ifade ettiğini inkâr etmemek.
Herkes Anlaşılmak İstiyor, Peki Kim Anlamaya Çalışıyor?
İlişkilerde beni en çok yoran meselelerden biri de bu.
Herkesin kendini anlatacak çok şeyi var. Herkes kendi hikâyesinin başrolünde. Herkesin kırgınlıkları, beklentileri, sınırları ve haklı gerekçeleri var.
Fakat sıra başkasının hikâyesini dinlemeye geldiğinde işler biraz karışıyor.
Çünkü dinlemek, yalnızca karşımızdaki insanın konuşmasını beklemek değildir. Onun söylediklerini kendi bakış açımızın içinden geçirmeden önce bir anlığına olduğu gibi duyabilmektir.
Bazen biri bize bir şey anlatır ve biz daha cümlesi bitmeden cevap hazırlamaya başlarız. Bazen söylediği bir sözün içinden yalnızca bizi rahatsız eden kısmı seçer, geri kalan her şeyi görmezden geliriz.
Bazen de karşımızdaki insanın ne demek istediğini anlamak yerine, ne demiş olabileceğini yorumlamayı tercih ederiz.
Çünkü anlamak emek ister. Yorumlamak ise bedava ve çoğu zaman çok daha eğlencelidir.
Bir de iletişim çağında yaşamamızın getirdiği ironik bir durum var: Herkes sürekli iletişim hâlinde ama birbirini anlamak konusunda aynı ölçüde başarılı değil.
Mesajlar, ses kayıtları, görüntülü görüşmeler, sosyal medya paylaşımları… Birbirimize ulaşmak için sayısız aracımız var. Buna rağmen bir cümleyi açıklamak, yanlış anlaşılmayı düzeltmek ya da bir sorunu konuşarak çözmek bazen imkânsız bir görev gibi görülüyor.
Bir mesaj geç cevaplanıyor, anlamlar yükleniyor. Bir cümle yanlış anlaşılıyor, savunmalar başlıyor. Bir beklenti karşılanmıyor, bütün ilişki sorgulanıyor.
Sonra da iletişimin öneminden bahsediyoruz.
Belki de iletişim kurmayı, sürekli kendimizi ifade etmekle karıştırıyoruz. Oysa iletişim, yalnızca söylemek değil; karşı tarafın ne söylediğini de anlamaya çalışmak.
Ve bazen anlamak için hemen cevap vermemek, biraz beklemek, soru sormak, hatta yanılmış olabileceğini kabul etmek gerekiyor.
Bunlar kulağa çok basit geliyor, değil mi?
İnsanlığın binlerce yıllık iletişim sorununu birkaç temel davranışla çözebilecekmişiz gibi.
Ama anlaşılan o ki yeni uygulamalara, yeni ilişki modellerine ve yeni kavramlara ne kadar hızlı adapte olursak olalım, iş bir başkasının duygularını ciddiye almaya geldiğinde hâlâ eski sürümde çalışıyoruz.
Peki, Bir İnsandan Ne Beklemeliyiz?
Belki de beklentilerimizi yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Bir insanın her zaman bizi anlamasını bekleyemeyiz. Her durumda aynı fikirde olmamızı, hiç kırılmamamızı ya da hiçbir sorun yaşamamamızı da.
İlişki dediğimiz şey, iki kusursuz insanın birbirine denk gelmesi değil. İki gerçek insanın, farklılıklarına rağmen ortak bir alan kurabilmesi.
Bence önemli olan, birinin bizi hiç kırmaması değil; kırdığında ne yaptığı.
Bir anlaşmazlık yaşadığımızda bizi anlamaya çalışıyor mu? Kendi davranışlarının sorumluluğunu alabiliyor mu? Yanlış yaptığında bunu kabul edebiliyor mu? Bize gösterdiği özeni yalnızca her şey yolundayken mi sürdürüyor, yoksa işler biraz zorlaştığında da ilişkiyi önemsemeye devam ediyor mu?
Çünkü insanın karakteri yalnızca iyi anlarda ortaya çıkmıyor. Bazen bir anlaşmazlıkta, bazen bir hayal kırıklığında, bazen de karşısındaki insan artık kendisine bir fayda sağlamadığında nasıl davrandığında kendini gösteriyor.
Ama burada da bir tuzak var.
Bütün ilişkilerimizin sürekli sınavdan geçtiği, herkesin her davranışının puanlandığı bir düzen kurarsak, bir süre sonra kimseyle ilişki kuramayız. Yalnızca birbirimizin performansını değerlendiririz.
Bir insanın hayatımızda kalmaya değer olup olmadığını anlamak için her gün yeni bir kanıt istemek zorunda değiliz.
Bazen bir ilişkinin bütününe bakmak yeterlidir.
Bize nasıl hissettirdiğine, birbirimize nasıl davrandığımıza, sorunları nasıl çözdüğümüze ve birlikte nasıl insanlar olduğumuza.
İlişkilerden beklentimiz kusursuzluk değil, karşılıklılık olmalı.
Her zaman aynı şeyi düşünmek değil, farklı düşündüğümüzde de birbirimizi insan yerine koyabilmek.
Her zaman mutlu etmek değil, mutsuzluk yaşandığında da dürüstçe konuşabilmek.
Her koşulda bir arada kalmak değil, birlikte kalmayı seçtiğimiz sürece bunun sorumluluğunu üstlenebilmek.
Ve belki de en önemlisi, bir insanın değerini yalnızca bize sunduklarıyla ölçmemek.
Çünkü bazen karşımızdaki insanın bize verebileceği yeni bir şey yoktur. Yeni bir fırsat sunmaz, hayatımızı değiştirmez, bizi daha başarılı ya da daha mutlu yapmaz.
Ama yine de hayatımızda anlamlı bir yeri olabilir.
İnsan ilişkilerinin bütün meselesi de biraz burada yatıyor olabilir.
İnsanlar Kullanım Ömrü Dolan Eşyalar Değil
İnsan ilişkilerinin ne kadar harcanabilir hâle geldiğini düşünürken, kendime şu soruyu soruyorum:
Bir insanla aramızda güzel bir şey yaşandıysa, bu neden onu hayatımızda tutmak için tek başına yeterli değil? Neden bazen küçücük bir anlaşmazlık, bütün o ortaklıkların önüne geçiyor? Neden birbirimizi tanımak için harcadığımız zamanı, birbirimizden vazgeçerken bu kadar kolay değersizleştiriyoruz?
Elbette her ilişki sonsuza kadar sürmeyecek. Her insan hayatımızda aynı yerde kalmayacak. Bazen vedalaşmak gerekecek, bazen uzaklaşmak, bazen de bir daha görüşmemek.
Ama bir ilişkinin sona ermesiyle o ilişkinin değersiz olması aynı şey değil.
Bir zamanlar saatlerce konuştuğun insanla artık konuşmuyor olabilirsin. Birlikte güldüğün biriyle bugün aynı mizahı paylaşmıyor olabilirsin. Bir dönem kendini çok yakın hissettiğin biriyle artık hiçbir ortak noktan kalmamış olabilir.
Bunların hepsi hayatın içinde var.
Fakat bir insanı hayatından çıkarırken onunla yaşadığın her güzel şeyi de çöpe atmak zorunda değilsin. Bir anlaşmazlık yaşadığında, karşındaki insanın geçmişte gösterdiği bütün özeni yok saymak zorunda değilsin. Bir ilişkiyi bitirmek için o ilişkiyi baştan sona kötü bir hikâyeye dönüştürmek zorunda değilsin.
Bazen bir insan artık hayatımızda olmamalıdır. Ama bu, hiçbir zaman hayatımızda olmaması gerektiği anlamına gelmez.
Bence asıl mesele, insanları hayatımızda tutmak ya da tutmamak değil. Birbirimize ne kadar kolay vazgeçilebilir olduğumuzu hissettirdiğimiz.
Çünkü birinin hayatından çıkmakla, o insanın kendisini değersiz hissetmesine neden olmak arasında bir fark var. Ve bir ilişkiyi bitirmek için her zaman birini kırmak, küçümsemek ya da geçmişi inkâr etmek gerekmiyor.
Belki de biraz daha açık konuşmaya, biraz daha az varsayımda bulunmaya ve biraz daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var.
Belki de her güzel sohbeti ömürlük bir bağa dönüştürmek zorunda olmadığımız gibi, her anlaşmazlığı da bir ilişkinin sonu olarak görmemeyi öğrenmeliyiz.
İnsanları seçebiliriz. Onlardan uzaklaşabiliriz. Bazı ilişkileri geride bırakabiliriz.
Ama bütün bunları yaparken insan olmanın gerektirdiği özeni kaybetmek zorunda değiliz.
Sonuçta hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Hepimiz değer görmek, önemsenmek ve bir başkasının hayatında gerçekten bir yerimiz olduğunu hissetmek istiyoruz.
Buna rağmen birbirimize giderek daha az tahammül ediyor, birbirimizi giderek daha hızlı gözden çıkarıyor ve sonra da neden kimsenin kimseye gerçekten bağlanamadığından şikâyet ediyoruz.
Belki de sorunumuz doğru insanı bulamamak değil.
Belki de karşımızdaki insanı, ilk hayal kırıklığında gözden çıkarmadan önce gerçekten tanımaya fırsat vermiyoruz.
Ya da daha kötüsü, tanıyoruz ama tanıdığımız insanın kusurlarıyla da var olabileceğini kabul etmek istemiyoruz.
Çünkü kusursuz insan arayışı, insanlarla kurduğumuz ilişkileri de kusursuz bir tüketim deneyimine dönüştürüyor.
Beğenmedin mi? Değiştir.
Sıkıldın mı? Uzaklaş.
Bir sorun mu çıktı? Uğraşma.
Daha iyisi olabilir mi? Bekleme.
Sonra bir gün dönüp bakıyoruz ve etrafımızda konuşacak insan çok, gerçekten konuşabildiğimiz insan az.
Seçenek çok, bağ az.
Temas çok, yakınlık az.
Ve herkesin hayatında birileri var ama kimsenin kimseye ayıracak sabrı yok.
Tebrikler. İnsan ilişkilerini de başarıyla optimize ettik.
Yalnızca insan olmanın kendisini biraz aradan çıkardık.


