Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi” bir kitaptan çok daha fazlası. Bu eser, mizahın, bilimin ve absürtlüğün kusursuz bir harmanı. Ne zaman başım sıkışsa, derin bir düşünceye dalsam ya da evrenin anlamını sorgulasam, hemen “Otostopçunun Galaksi Rehberi”ni alır ve 42’nin engin bilgeliğine sığınırım. Ne de olsa evrende her şeyin anlamı bir rakama indirgenebiliyorsa, bizim karmaşık dertlerimiz ne ki?
Ancak işin bir de sinema boyutu var. Kitap tam bir kült klasiği olunca, film uyarlaması da bir o kadar merak uyandırmıştı. 2005 yapımı “Otostopçunun Galaksi Rehberi” filmi, kitaptan aldığımız o tatlı mizah ve kafa karışıklığını beyaz perdeye taşıma gayretiyle karşımıza çıktı. Acaba bu işte ne kadar başarılı oldu? Kitabın hayranı biri olarak, bu yazıda kitap ve filmi karşılaştırarak işin özüne doğru bir yolculuk yapacağız. Hazırsanız, tam bir otostopçu gibi havlularınızı yanınıza alın ve Babel Fish’i dinlemeye başlayın; çünkü bu yolculuk biraz çalkantılı olabilir.
Kitabın Absürt Zekası: Kafanız Karışacak, Ama Şikayetçi Olmayacaksınız
Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi ilk sayfasından itibaren sizi tuhaf bir dünyaya sokuyor. Hayır, Dünya değil, aslında Dünya’nın yok edilmesiyle başlayan bir hikâye bu. Arthur Dent isimli sıradan bir adamın, evinin yıkılmasını engellemeye çalışırken aslında gezegenin de aynı kaderle yüzleştiğini öğrenmesi, sizi o an bilim kurgu klişelerinden uzaklaştırıp mizahın derinliklerine çekiyor.
Kitapta Adams’ın dil oyunları, absürt mizahı ve mantıkla dalga geçen tarzı, bilim kurguya bakışımızı kökünden değiştiriyor. “Evrenin anlamı ne?” sorusunu “42” gibi bir cevaba indirgeyerek, aslında bu sorunun çok da önemli olmadığını, eğlenmek gerektiğini anlatıyor. Ya da şu meşhur havlu meselesi: Havlunun galaksideki en önemli araç olduğunu bilmeyen biri nasıl bir otostopçu olabilir ki? Adams, hayatı bu şekilde sorgularken sizi güldürüp düşündüren bir dünyaya davet ediyor.
Benim için kitabın en etkileyici yanı, her karakterin kendine özgü deli dolu bir mantığı olması. Zaphod Beeblebrox’un iki kafasıyla sergilediği çılgın liderlik, Marvin’in depresif robot hali (düşünsenize, bir robot depresyona giriyor), Ford Prefect’in Dünya’da bir “rehber yazar” olarak geçirdiği zamanlar… Her biri evrenin kendisi kadar tuhaf ama bir o kadar da tanıdık hissettiriyor. Adams, bu karakterlerle hayatın anlamsız yanlarını o kadar zarif bir mizahla ortaya koyuyor ki, bu absürtlük aslında oldukça anlamlı hale geliyor.
2005 Yapımı Film: İyi Niyetli Ama Biraz Sapmış Bir Otostopçu
Film uyarlaması çıktığında kitabın tüm fanları gibi bende büyük bir hevesle sinema salonunun yolunu tutmuştum. Havlum elimde, uzayda yolda kalırsam diye de cebimde birkaç penik şekerlemeyle… Evet, havlularınızı hazır edin, çünkü filmin bize vaat ettiği yolculuk biraz farklı.
Film, kitabın özünü almakla yetinmeyip üzerine biraz da Hollywood baharatı serpmeye karar vermiş. Ford Prefect ve Arthur Dent gibi temel karakterler aynı. Ancak Zaphod Beeblebrox’un (Sam Rockwell’in de deli gibi eğlendiği aşikar) iki kafası, filmde biraz daha karikatürize bir hal alıyor. Kitaptaki derin mizah yerini daha çok görsel komediye bırakmış. Örneğin, Zaphod’un kafalarının değiş tokuş ettiği sahneler beni güldürse de, Adams’ın kalemindeki ince zekayı arattı diyebilirim. Kitapta Zaphod’un iki kafa taşıması, onun karakterinin karmaşıklığını simgelerken, filmde bu daha çok “Bakın, iki kafalı bir adam var!” esprisine dönüşüyor.
Filmin mizahı genel olarak daha yüzeysel. Kitapta Adams’ın sık sık felsefi göndermeler yaparak bizi düşünmeye sevk eden esprileri, filmde daha çok fiziksel komediye, hızlı diyaloglara ve abartılı görsel efektlere yerini bırakmış. Özellikle Marvin’in filmdeki depresif halini sevmiş olsam da, kitapta robotun derinlerde saklı acılarını daha iyi hissediyorsunuz. Kitaptaki Marvin, varoluşun getirdiği kederi zekice bir ironiyle yaşarken, filmde daha çok “sevimli, üzülen robot” havasında.
Peki ya Hikaye? Kitapta Olanlar, Filmde Olanlar
Kitapta Dünya’nın imhası hızlı bir şekilde gerçekleşirken, film bu sahneyi biraz daha dramatik hale getirmiş. Kitaptaki Arthur, sabahın erken saatlerinde evinin yıkılmasını engellemeye çalışırken Dünya’nın da Vogonlar tarafından bu kadar sıradan bir şekilde yok edilmesi, insanı kahkahaya boğacak türden. Ancak filmde bu olay biraz daha uzun tutulmuş ve ciddileştirilmiş. Bir nevi, seyircinin “Evet, Dünya yok oldu ama panik yapmayın” demesini beklerken, arka planda kaos kopuyor. Tam da Hollywood’un dokunuşu diyebileceğimiz bir detay!
Filmin en büyük farkı, Trillian ve Arthur arasında film boyunca işlenmeye çalışılan romantik hikâye. Kitapta böyle bir hikaye neredeyse hiç yok, zira Adams’ın derdi romantizm değil, galaksinin çılgın tuhaflıkları. Film ise bu romantik yan hikayeyi işin içine katarak Hollywood’un olmazsa olmaz formüllerinden birini de ekliyor. Arthur’un dünyadaki sıradan bir adamdan evreni kurtarmaya çalışan bir kahramana dönüşmesi, filmde biraz fazla öne çıkarılmış.
Havlularınızı Hazırlayın, Çünkü Yolculuk Bitmedi!
“Otostopçunun Galaksi Rehberi” kitabını okuduğunuzda, aslında evrenin karmaşasından keyif almayı, hayatın absürtlüklerine gülmeyi öğreniyorsunuz. Adams’ın dehası, her satırda sizi düşündürüp güldürebilecek kadar derin. Film ise bu derinliği biraz daha yüzeye çıkarmış, eğlenceli bir uyarlama sunmuş, ancak kitabın verdiği o tatlı kaos hissini tam anlamıyla yakalayamamış.
Kitap mı? Bir başyapıt. Film mi? Eğlenceli ve seyirlik. Ama net olan bir şey var ki, her iki versiyon da galakside kaybolmamak için birer havlu kadar önemli!
Unutmayın, don’t panic! ve eğer kafanız karışırsa, her zaman 42’yi hatırlayın.






What do you think?
It is nice to know your opinion. Leave a comment.