Kağan, ateşin başında oturuyordu.
Alevler çıtırtıyla yanıyordu ama ısı vermiyordu; sadece bir ışık, o kadar. Bozkırın ortasında tek başına, elindeki eğri kemikten yapılmış tılsımı döndürerek oturuyordu. Parmakları ince, damarları belirgindi; bir zamanlar güçlü olan bir adamın çökmüş hali.
Kağan’ın yüzü yaralarla doluydu. Eski kesikler, bıçak izleri, belki de kendi elleriyle açtığı yaralar.
Fısıltılar… Sürekli fısıltılar. Gece olduğunda başlıyordu.
“Kağan… Kağan… Bizi hatırlıyor musun?”
Gözlerini kapadı.
O sesleri yıllardır duyuyordu. İlk başlarda onlar atalarının sesleri sanmıştı. Sonra eski dostlarının. Şimdi ise… artık kime ait olduklarını bilmiyordu. Belki de kendi aklının içinden yükselen bir delilikti.
Ama bu gece… Bu gece sesler farklıydı.
Ateşin kıvılcımlarından biri yükseldiğinde Kağan bir an için alevlerin içinde bir yüz gördü. Gözsüz, derisiz bir yüz. Ve bir fısıltı daha geldi:
“Mührü kırdılar…”
Kağan’ın elleri titredi.
“O uyanıyor.”
Birden ayağa kalktı. Çevresine baktı, bozkırın sonsuz karanlığı, karla kaplı tepeler… ama çok uzakta bir noktada, gökyüzünde kıpırdayan bir şey vardı. Karanlık bir leke. Yıldızlar bile oradan uzak duruyordu. Gökyüzünde bir boşluk… bir hiçlik.
Kağan içinden küfretti. Tılsımı avuçlayıp cebine attı. Adımları ağır, dizleri sızlıyordu ama yürümeye başladı.
“Yine başladılar…” diye mırıldandı.
Yıllar önce bir tanrıyı mühürlemişti. Eski zamanların kara ritüelleriyle, şamanlar topluluğuyla birlikte o mezarı kazmış, üzerine taş levhalar koymuşlardı. O zamanlar Kağan gençti. Gururluydu. İnsanları ona “Karanlıkla konuşan adam” diyorlardı, korkuyla karışık bir saygıyla.
Ama şimdi… hiçbir şey kalmamıştı. Ne boyu, ne halkı. Kağan artık sadece bir hayaletti. Ama bu hayalet, tanrılarla konuşabilen son kişiydi.
Ve eğer o uyandıysa, onu tekrar mühürleyebilecek tek kişi yine oydu.
Öyle sanıyordu en azından.
Bozkırın uzaklarından bir çığlık yükseldi. Kadın mıydı, çocuk mu… belli değildi. Ama Kağan o sesi tanıyordu: Unutanların çığlığı.
Kağan başını eğdi. Dişlerini sıktı.
“Uykun yetmedi mi lanet olası? Daha ne istiyorsun?”
Gökyüzündeki o leke hafifçe büyüdü.
Ve fısıltı tekrar geldi. Bu kez daha net, daha kararlı:
“Hatırla beni. Yoksa seni unuttururum.”
Devam edecek…






What do you think?
It is nice to know your opinion. Leave a comment.